Tarım üreticisinin batması fonzedenin batmasına benzemez. Sonuç milli güvenlik sorunudur.

Türkiye’de enflasyon nedeniyle faizler çok yüksektir.  Sanayicinin yatırım yapamadığı, finansal kaynakların yetersiz olduğu, krediye ulaşmakta zorlanıldığı eleştirileri hız kazanır. Finansal sistemde fon sisteminin oluşturulmasının ekonomi için lokomotif olacağı yönündeki ısrarlı talepler üzerine 9. Cumhurbaşkanı, deneyimli siyasetçi Süleyman Demirel 28 Aralık 1987’de TBMM kürsüsüne çıkar ve tarihi konuşmasını yapar.

“Devlet piyasadaki paranın en önemli müşterisi olmuş. Siz sanıyor musunuz ki, 160 tane fon kurmak suretiyle kaynak yaratıyorsunuz. Hayır. Sadece şu bardaktaki suyu başka bardaklara döküyorsunuz. Su bardaktaki kadar. Bunu artırmanız lazım. 60 milyar dolar gayrı safi milli hasıla ile ne yaparsanız yapın, 250 tane de fon kursanız alacağınız para bellidir. Siz 60 milyar doları artırın. Fon kurmak kaynak yaratmak değildir. Fon kurmak bütçenin şu faslına koyacağınız faslı fon kurdum deyip, oraya koymaktan ibarettir. Oraya akmasını sağlamaktan ibarettir. Bunu yaparak asıl gitmesi gereken yere gidemeyen parayı azaltırsınız. Bunun başka yolu yoktur. Bunun hiçbir ekonomik manası yoktur. Kendi kendinizi aldatmayın fon kurarak” demiştir.

Demirel “bardaktaki suyu başka bardaklara dökmek” benzetmesini yaparken aslında finansal sistemin önemli bir gerçeğini dile getiriyordu. Ekonomideki tasarrufu farklı fonlarda, hesaplarda veya yatırım araçlarında toplamak, tek başına ekonomiye yeni bir kaynak oluşturmaz. Yeni kaynak ancak ekonominin toplam üretim kapasitesinin, tasarruflarının veya dışarıdan gelen sermayenin artmasıyla ortaya çıkar demektedir.

Demirel’e göre devlet borçludur ve piyasada bulunan paranın en önemli müşterisidir. Öncelikle devleti borçtan kurtarmak, sonra tarlada, fabrikada ve işletmede üretim gücünü nasıl çoğaltacağımızı konuşmak gerektiğini söylüyordu.

2001 yılına gelindiğinde Türkiye büyük bir ekonomik kriz ile baş başadır.  Krizden sonra Türkiye’de bankacılık ve kamu maliyesinde yapılan önemli reformlar nedeniyle; 2000’li yılların makroekonomik istikrarı güçlenir, faizler ve enflasyon önceki döneme göre geriler. Bu durum yatırımcıların yatırım kararlarını hızlandırdığı gibi yalnızca sanayiyi değil, tarımı da yatırım yapılabilir bir alan haline getirir.

Tarım arazilerinin ekonomik değeri yükselir. Özellikle sulama imkânı olan, büyük parseller halindeki, belirli ürünlerin üretimine uygun tarım arazileri yatırımcıların dikkatini çekmeye başlar. Narenciye, elma, şeftali, erik, zeytin, badem, ceviz, üzüm gibi uzun vadeli ve ticari değeri yüksek bahçelerin, sebze ve muz üretimine uygun seraların kurulması hız kazanır.

Tarım artık yalnızca “ürün yetiştirmek” değildir.  Arazi, sulama; modern tarım, depolama, paketleme, işleme, ihracat birlikte düşünüldüğünde tarım, başlı başına bir entegre yatırım haline gelir. Bu dönemde Türk çiftçisi sadece bahçe kurarak üretim modelini aşmış; paketleme tesisi, soğuk hava deposu, meyve suyu tesisi ve ihracat şirketi kurmak şeklinde bambaşka bir ekonomik modele geçmiştir.

O yıllar Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakere yıllarıdır. Türkiye’nin AB ile ilişkileri ve özellikle tarım politikalarının AB’ye uyum süreci, tarımın kayıt altına alınması, desteklerin yeniden düzenlenmesi, kırsal kalkınma ve yatırım destekleri açısından önemlidir. Ayrıca IPARD gibi kırsal kalkınma programlarıyla işletmelere yatırım desteği sağlanır.

Tarımsal destekler ve teşvikler yatırım kararlarını etkiler. 2000’lerden itibaren mazot, gübre, prim, hayvancılık ve çeşitli yatırım destekleri uygulanır. Büyük yatırımcı açısından ise özellikle yatırım teşvikleri, arazi, sulama ve altyapı olanakları önemli hale gelir.

Türkiye’nin nüfusu, şehirleşmesi ve gelir yapısındaki değişim gıda talebini artırır. Aynı zamanda Türkiye’nin ihracatçı bir tarım ülkesi olma potansiyeli yatırımcı açısından önemli hale gelir. Özellikle, yaş meyve-sebze, narenciye, zeytin ve zeytinyağı, kuruyemiş, işlenmiş gıda alanlarında ihracat bağlantısı olan yatırımlar gelişir.

Tarımda teknoloji ve mekanizasyon artar. Damla sulama, fertigasyon teknikleri, modern seralar, tarımsal otomasyon, GPS destekli tarım makineleri, modern paketleme ve soğuk zincir gibi uygulamalar büyük sermayenin tarıma girmesini kolaylaştırır.

Bu yolla tarım sadece “küçük üreticinin geleneksel faaliyeti” olmaktan çıkarak, “sermaye + teknoloji + arazi + lojistik + pazarlama” modeline doğru hızlı gelişme kaydeder.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen; Türk tarımının asıl kemikleşmiş, geleneksel ve yapısal gerçek sorunlarına çözümler üretilemez. Tarım sektörünün tüm üretici gücüne rağmen 2020’li yıllarda yeniden başlayan enflasyonist ortam üretim maliyetleri ile Pazar fiyatları arasındaki makası daraltır. Çiftçinin ürettikleri ucuzlar, üreticinin pazarlık gücü her geçen gün zayıflar. Üreticinin sattığı ürünlerin fiyatındaki artış, girdi maliyetlerindeki artışın gerisinde kalınca, her üretilen ürün çiftçinin zarar hanesine yazılır.

Enflasyon ortamının yarattığı baskı dışında birkaç yapısal sorun daha vardır ve bu sorunlara bir türlü çözüm üretilemez.

  • Üretici, son yıllarda ürettiği ürünün fiyatını belirleyici olmaktan çıkmış, satış yaparken pazarlık gücü zayıflamıştır.
  • Girdi piyasası ile ürün piyasası arasında büyük asimetrik farklar oluşmuş, ürün satışında olduğu gibi, girdi alışında da fiyatı belirleyen taraf olamamış, dünyanın en büyük ilaç ve kartelleri ile baş başa kalmış ve tamamen onların belirlediği fiyatlara göre girdilerini temin etmek zorunda kalmıştır.
  • Üreticinin satışı sırasında devreye giren alıcı, simsar, tedarikçi, ihracatçı sayısını bir türlü azaltamadığı gibi, hasat sırasında oluşan işçilik, taşıma, paketleme, sınıflandırma, ambalaj, depolama, fire, hal, komisyon, vergi, finansman ve market operasyonu sorunlarını da çözememiş, her aşamada çiftçi elinden çıkan ürünün fiyatının katlanarak tüketiciye ulaşması engellenememiştir.
  • Avrupa Birliği müktesebat görüşmeleri sırasında sıkça dile getirilen tarımsal örgütlenme modeli kurulamayınca, Ziraat Odaları’nı geliştirme çabaları başarısız olunca; çiftçi için örgütlü bir pazarlık gücü geliştirilememiştir.
  • Çiftçi tarafından üretilen ürünün planlaması yapılamamış, bir önceki yıl kazanç getirisi yüksek olan ürün üretme eğilimi artınca, bir sonraki yıl oluşan üretim arzının önüne geçilememiş, çok sayıda üretici aynı ürüne yönelince o yılda ürün fazlası zarara dönüşmesi engellenememiştir.
  • En önemli sorun ise tarımın zamanı ile finansın zamanı birbirine uymadığı için sadece üretim riski değil, fiyat riski ile de karşı karşıya kalan çiftçinin yaptığı yatırımın ekonomik mantığı bozulmuştur. Birkaç yıl ürününe para kazandıramayan çiftçi için bundan sonrası bozgun ve kaçıştır.

Bugün istatistiklere göre, Türkiye 62 Milyon ton sebze ve meyve üretirken, 1,8 milyon ile 3,8 milyon ton arasında zeytin üretmektedir. Tariş Zeytinyağı Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Hilmi Sürek, bu sezon zeytinyağı rekoltesinin 600 bin tona ulaşacağı öngörüsünde bulunarak, “Çok zeytin var bu sene. Hiç bu kadar olmadı rekolte. Çok sıkıntılı olacak. İnşallah ürünü işletebiliriz. Birçok zeytin işlenmeden dalda kalacak” dedi. Benzer şikayetler narenciye üreticisinden de geliyor. Ama kimsenin umurunda olmuyor.

Türkiye bir süredir fon skandalı ile çalkalanıyor. Fon yağmasından etkilenenlerin, zarar edenlerin tekil olarak 455.000 kişi olduğu söyleniyor. Türkiye 455.000 kişinin mağduriyetinin giderilmesini konuşurken, tarım sektörünün gerçek ekonomik üretiminin sorunları ve üreticinin karşı karşıya kaldığı mağduriyet konuşulmuyor.

1912 yılında batmaz denilen Titanik gemisi buz dağına çarpıp batmaya başladığında, devasa bir panik dalgası yayılır. İnsanlar can havliyle filikalara koşarken, geminin sekiz kişiden oluşan müzik grubu (orkestrası) güverteye çıkar. Kaosun, çığlıkların ve ölüm korkusunun tam ortasında, insanları sakinleştirmek ve belki de gerçeği reddetmek adına saatlerce enstrümanlarını çalmaya devam ederler. Gemi sulara gömülürken bile müzik sesi susmamıştır.

Türk Siyaseti ve basını bir bardaklık fon için fırtınalar koparırken, bardaktaki suyu kimin içtiği tartışmaları yürütürken; batağa saplanmış, ölüme giden Türk çiftçisine tıpkı batan Titanik Gemisi müzisyenlerinin enstrümanları ile eşlik ettiği gibi, kendi enstrümanları ile eşlik etmeye devam ediyorlar.

Tarım sektöründe üreticinin üretimi bırakması veya batması, fonzedelerin batmasına benzemez. Türkiye’nin hem ekonomik hem de sosyal yapısında zincirleme ve yıkıcı sonuçlar doğurur. Tarım, bir ülkenin bağımsızlığının ve temel yaşam döngüsünün en kritik sütunudur. Bugün yaşanılan sorunların önümüzdeki yıllarda da sürmesi halinde gıda güvenliği ve kıtlık riski oluşur. Gıda fiyatlarında fiyatlar katlanır ve gıdaya erişim zorlaşır. Tamamen dışa bağımlık nedeniyle ithalat patlar, döviz krizi yaşanır. Kitlesel göçler ve sosyal krizler başlar. Tarıma bağlı sanayi çöker. Toprak çölleşir ve biyoçeşitlilik yok olur. İşte milli güvenlik sorunu dediğimiz tam da budur.

Av. Erhan KARAPINAR

Yorum yapın