Ah be mavi gözlüm, ne olurdu biraz daha dayansan, biraz daha sıksaydın dişini. İlmek ilmek dokuyup, tamamlayamadığın tarımda, toprak reformunu, kırsalın kalkınmasını, çiftçi örgütlenmesini de tamamlasaydın. İtalya gibi demokrat, teknokrat, bilime değer veren bir ülke olsaydık. Çiftçi ile kafa bulunan şu günleri görmeseydik.
Yıl 1987. Avrupa Birliği müktesebatına uyum süreci görüşmeleri başlamış, 2001 yılında da Tarım Reform Projesi hayata geçirilmiştir. Artık tüm tarımsal fiyat desteklemeleri ve girdi sübvansiyonlarını kaldırarak Doğrudan Gelir Desteklemesi Sistemi’ne geçilecek, tarımdaki devlet işletmeleri özelleştirilecek, tarım ürünlerinin işlenmesi ve pazarlanmasında hükümet müdahalesi azaltılacaktı. İyi şeyler oluyordu. Bir girebilseydik Avrupa Birliğine, müktesebat uygulanacak, Türk tarımı makus talihini yenecekti.
Taahhütler yerine getirilmiş, yasal düzenlemeler yapılmıştır ama, önemli de bir sorun vardır. Avrupa’daki en örgütlü topluluklar çiftçilerken, bizde çiftçi örgütlü değildir. Onca emekle oluşturulan yüzlerce çiftçi birliğini ıslah etmek yerine, gözlerinin yaşına bakmadan bir bir yok etmiştik. Müktesebat görüşmesini yürüten Avrupa Birliği temsilcileri; “örgütü olmayan çiftçiniz ilacın, gübrenin, tohumun devleri ile nasıl baş edecek, nasıl ucuz girdi temin edecek, maliyetler nasıl düşürülecek? sorusunu sormuşlardı da, müstehzi bir ifade ile gülümseyip, “Siz bizi kabul edin. Bizde “cin fikir” çoktur, buluruz bir yolunu” demiştik.
Öyle de yaptık. Onca emekle kurulan çiftçi birliklerini yok etmiştik ama, elimizde tüm çiftçinin kayıt sistemini tutan Ziraat Odası ve başında da, cevval mi cevval, her kalıba sığabilen, iki üniversiteden eğitim almış bir başkanı vardı. Daha ne olsun, al sana ziraat odası ve onun üyeleri. Bundan iyi örgütlü toplum mu olurdu?
Hiç vakit geçirmedik. 6964 Sayılı “Ziraat Odaları ve Ziraat Odaları Birliği kanunu”ndaki; çiftçinin örgütlü bir yapı kurmasını önleyen, onu baskılayan, demokrat olmayan maddeleri ayıkladık, 03.06.2004 tarihinde yapılan bir değişiklikle görev ve yetkileri yeniden tanımladık. Ama en önemlisi Ziraat Odaları ve Ziraat Odaları Birliğini Kanunun 28. maddesi ile yapılan bir değişiklikti. Kanunda yapılan değişiklik Ziraat Odaları’na; Bütçe imkanlarına bağlı olarak, ziraat ile ilgili laboratuvarlar, müzeler, kulüpler, kitaplıklar, seyyar sinemalar, bitki hastalıklarıyla mücadele, ilaçlama yerleri kurmak ve ziraî ilaç, veteriner ilaçları, gübre, tohum gibi girdi satış yerleri, her türlü ziraat ve ziraî sanayî tesisleri, fidanlık ve ağaçlıklar, damızlık ve örnek ahır ve ağılları, aşım durakları, ziraat işletmeleri, çiftçi danışmanlığı merkezleri açmak ve işletmek, hayvan hastalıkları teşhis ve tedavi hizmetlerinde bulunmak, sulama, kurutma, ağaçlandırma, toprak koruma ve verimliliği muhafaza konularında çalışmak, uygulama, tesis inşası ve benzeri faaliyetlerde bulunmak, çiftçilerin üretim ve meslekleriyle ilgili her türlü ihtiyaçlarını karşılamak, bu hizmetleri yerine getirmek için gerekli teknik personel ve sağlık personeli istihdam etme görevi veriyordu.
Ziraat Odaları her türlü ziraat işi yapabilecek, zirai sanayi tesisleri ve ziraat işletmeleri kurabilecek, çiftçiye ucuz girdi temin edecek, bilgilendirme, bilinçlendirme çalışması yürütebilecekti. Aslında “cin fikirler” kısa vadede kâr getirse de, uzun vadede yok oluşa sebep oluyordu. Ama olsun. Her şeyi çabucak unutan toplumlarda “cin fikir” iyi prim yapıyordu. Ziraat Odası çiftçinin hemen yanı başındaydı. Çal kapısını, zannedersin ki, İsviçre çakısı. Öyle maharetli ki; Neye ihtiyacın varsa uzat elini. Ne istersen veriyorlar. Daha ne isterdik ki?
Neleri unutmamıştı ki bu toplum! Onu da unuttu. Çiftçi üyesi olduğu odasına, kanunun 28.md.si ile verilen görevleri bir gün bile hatırlatmadı. Bir gün onlardan istekte bulunmadı. Bir gün “tarımın dev tedarikçileri ile nasıl mücadele edeceğim?” demedi. Vefalıydı, o günün cevval, çift üniversiteli başkanını seçmeye devam etti. Bu sene 30.yıl. Ömrü uzun, konforu bol olsun. Biraz daha sıkarsa dişini, bir 30 yılı daha devirir.
Avrupa Birliği ile müktesebat görüşmelerini yürüten iktidarın da yüzünde beliren o müstehzi gülümseme hiç eksik olmadı. Üretmeye tutku ile bağlı, her türlü zorlukla baş etmeyi bilen, ağlamayan, sızlanmayan, kendisinden de bir şey istemeyen çiftçiler de olunca, örgütlenmeyi hiç önemsemedi. Aslında çiftçiyi de önemsemedi. Öyle önemsemedi ki; Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın, 17 Ekim 2024 tarihinde düzenlediği, Doğrudan Tarımsal Destekleme Programı ve diğer Tarımsal Destekleme Araçlarının tanıtımının yapıldığı toplantıya tek bir çiftçi davet edilmedi. Çiftçi davet edilmemişti ama, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, “çiftçiyi unutmadık, en büyük desteği ona veriyoruz” dedi. Sesinin tonuna bakarsan bir eda, bir eda. Sanki lütufta bulunuyor. Hemen anlıyorsunuz, “Haline şükret. İstesem vermezdim” demek istiyor.
2024 yılında Tarımsal Destekleme adı altında çiftçiye bütçeden 91 Milyar 554 Milyon TL ayrılmışken, bunun 73 Milyar 608 Milyon TL.si Ekim sonu itibariyle harcanmış. Kalan 17 Milyar 964 Milyon TL.nin ise son bir buçuk ayda harcanması bekleniyormuş. Bakanlık, 17 Milyar 964 Milyon TL.nin ödemesini bile son dakikaya bırakmış. İyi ki bir sonraki yıla kalmamış. Bakar mısınız tavır’a? Sanki ölümü bekliyor. Son nefeste dudaklara ıslak mendil sürecek.
Avrupa Birliği müktesebat görüşmeleri sırasında Doğrudan Gelir Desteklemesi sistemine geçme sözü vermişiz, ama buna uymamışız. Tarım Kanunu ile Tarımsal Destekleme Programlarına bütçeden ayrılacak kaynak, GSMH’nin yüzde 1’inden aşağı olmaması gerekirken, 2025 yılında doğrudan destek programları için sadece 135 Milyar TL ayrılmış. Bu miktar Tarım Kanununda belirtilen GSMH’nın sadece yüzde 0,22.si seviyesinde kalmış.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz 17 Ekim 2024 tarihinde yaptığı basın toplantısında tarıma ayrılan toplam kaynağın 705,6 Milyar TL olduğunu duyurdu. Tarım Bakanlığının bir kısım harcamalarının bile bu sistemden karşılandığı biliniyor. Gerekli gereksiz bir kısım kalemler çuvala doldurulunca, toplam kaynağın milli gelire oranı % 1’i bulmuş.
Harcama kalemleri ise şöyle;
- Doğrudan Destek Programları 135,0 Milyar TL
- Tarımsal Kredi Sübvansiyon Desteği 160,0 Milyar TL
- Tarım Sektörü Vergi Harcamaları 199,8 Milyar TL
- Tarımsal Kit Finansmanı, müdahale
Alımları ve ihracat destekleri 44,8 Milyar TL
TOPLAM 705,6 Milyar TL
Bu kalemlerden bir tanesini Tarım Sektörü Vergi Harcaması olarak isimlendirmişler. Alınmayan vergi anlamana geliyor. Gübrede KDV indirimi, vergisel teşvikler, istisnalar, muafiyetler hep bu kaleme giriyor. Matematik dâhisi Pisagor’a sipariş etsen, böylesine kullanışlı bir aparatın formülünü bulamazdı. Şeytanın bile aklına gelmeyenler, bütçe hazırlayanların aklına gelmiş. Tarım Kanununda bulunmayan bir kalemi destekleme kaynakları arasına yerleştirmişler. Dahiyane bir fikir ve olmayan bir para ile bir taşla beş kuş vurmuşlar.
- 199,8 Milyar TL gibi bir para yok, fiili harcama yok ama alınmasından vazgeçtikleri bir vergi ile Tarım Kanunu ile belirlenen yüzde bir şartını yakalamışlar.
- Üretimi yapılmayan tarım ürününün vergi istisna ve muafiyetlerini destekleme kapsamına almışlar. Dünyanın en iyi vergi uzmanına hesap yaptırsan, bu hesabın içinde çıkamaz hale getirmişler.
- Tüketiciye senin tükettiğin üründen az vergi alıyoruz, sofrana ucuz ürün ulaşmasını sağlıyoruz diyerek popülizm yapmışlar.
- Üreticiye de seni bir çok istisna ve muafiyetten yararlandırıyoruz, sattığın ürünün KDV’ni de düşük tutuyoruz demişler.
- Fiili hiçbir harcama yapmadıkları halde, tüm destekleme kaynaklarının yüzde 30’una yakın-olmayan bütçeyi destekleme adı altında ilaç niyetine çiftçiye içirmişler.
Hiç kuşku yok ki; tarım sektöründeki yapısal bozuklukları görmezden gelenlerin ürettikleri “cin fikirler” tarımın sorunları çözemeyecek, toplum yarı tarım toplumu olarak kalmaya devam edecek, bölgesel zenginliklerden yararlanamayacak, büyük bir üretme tutkusu olan çiftçi küsecek, tarım toprakları bir bir yok olacak, hızla artan nüfusun yarattığı sorunlar ağır bir biçimde hissedilecektir.


















“Cin Fikirlerle Tarımın Sorunlarını Çözemeyeceksiniz” üzerine bir yorum
Bizde her şey günü kurtarma adına, “mış gibi” yapılagelmiştir. Vizyonumuz, liyakatimiz bu kadardır. Tapınmayı severiz, sorgulamayız, hakkımızı aramayız, arayanı da çeşitli sıfatlarla etiketleriz. Sızlanmak, çözüm üretmekten daha kolay gelir. Sistemden nemalanan “büyükbaşları” biliriz de, bilmezden geliriz. Sorana da “AB bizi müslüman olduğumuz için istemiyor” deriz. Vah benim vatanıma…