Hatırlar mısınız, ne kadar çok övünürdük(!) Gıda üretiminde kendi kendisine yeten yedi ülkeden birisiydik. Sonra anlayış mı değişti, ne oldu? Nüfusumuz artıyor ama, sanayimizle birlikte inşaat ve hizmet sektörü de gelişiyordu. 1980’li yıllarda Turgut Özal Başbakan olunca, tarımı geri plana atan uygulamalar ortaya konulunca ne kadar memnun olduk. O dönemde binbir emekle kurulmuş, Meyna, Tüdaş, Narko, Menas, İçkobirlik için “serbest piyasa ekonomisinin kurallarına uyum sağlayamıyorlarsa batsınlar” demişlerdi de, bizim ürettiklerimizi satın almak için kurulmuş bu birliklerin ölüme terk edilmelerine bile itiraz edememiştik. Gözümüzün önünde bir bir battılar.
Öyle ya köylü işi tarımla uğraşmak yerine, sanayici olacaktık. Bir kamyon portakal verip bir makine parçası almak iş miydi? Cumhurbaşkanı Demirel, “Araba fabrikası kurmak isteyene Çankaya Köşkü’nün bahçesini veririm.” deyince nasıl göğsümüz kabarmıştı, nasıl onurlanmıştık.
Artık, bir zamanlar can biten ovalara fabrikalar kuruyor, beş milyon yılda oluşan topraklara havaalanı yapıyor, havaalanı otoyollar ile kente bağlıyor, yetmiyor bir de demiryolu bağlantısı kuruyorduk. Küresel kapitalizmin öncüleri ve zengin dünyanın temsilcileri bizi görmeli, başarılarımıza gıpta etmeliydi. Uçaktan in, otuz dakika sonra oteldesin. Kimde vardı bu konfor?
Büyük güçlüklerle üretim yapmaya çalışan çiftçiye kaliteli elektrik veremeyen, yollarını onarmayan, sulama kanallarının bakımını yapamayan, kapalı devre sulama sistemleri kuramayan, güvenliklerini Allah’a emanet eden devlet; iş küreselcilere gelince bambaşka oluyordu. Sulama kanallarının kenarlarında oluşan sığınmacı çadırlarından akan lağım, sulama kanalları ile bahçemize geliyordu da, şikayet ettiğimizde “Onlar misafir. Misafire hoşgörü sosyal ve ahlaki sorumluluk gerektirir.” diyorlardı. Ağzımızı bile açamıyorduk.
Ovanın en güzel yerinde planlanan “binası olmayan” turizme tahsis araziler için bile doğal gaz bağlantısı kuruluyor, trafo güçlendirmeleri yapılıyor, her gün gelip geçilen bölümlerin peyzaj çalışmaları tamamlanıyordu. Yani hizmette sınır yoktu. Daha ne istenirdi ki? Arada sırada, “Bu topraklar çok kıymetli, gelecek nesillerin gıdaya ihtiyacı var, kirletmeyin, betonlaştırmayın.” diyen titrek seslere de; “Bu havaalanı dünyanın en büyük kargo havaalanı olacak. Yetiştirdiğin domates, salatalık, portakal 2 saat sonra Londra’ya ulaşacak. Daha ne istiyorsunuz? Vizyonunuzu geniş tutun.” uyarısı yapılıyordu. Başka ne isteyebilirdik ki; ürününü koy uçağa, iki saat sonra Londra’da…
Artık bir zamanlar sebze-meyve yetiştirdiğimiz topraklarda sanayi tesisleri, havaalanı ve bağlantı yolları vardı. Zenginlik göz kamaştırıyordu(!) Pirinci, mercimeği, nohutu, buğdayı dışarıdan alıyorduk ama olsun; paramız vardı ki, alıyorduk.
Bütün bunlar iyiydi hoştu da, sanki bir yerlerde de bir sorun vardı. Ekonomimiz, hatta tarım ekonomimiz bile büyümesine büyümüştü ama kırsal kesimdeki halkta hoşnutsuzluk vardı. Onların yoksulluğu bir türlü önlenemiyordu. Kime dokunsanız, bin ah işitiyor, binlerce dert dinliyordunuz.
Peki, neydi sorun ve nerede neyi yanlış yapmıştık?
Gecekondunun yanına plaza dikilince, gecekondu sahibi otoyolda far görmüş tavşana dönermiş. Aslında plazalar kocaman, camdan yapılmış kafeslerdir. Kafesler içine doğada kendi başlarına mevcudiyetlerini koruyamayan kuşları koyarlar, kuşlarda, çoğu zaman kafese girmeye hevesli görünürler. Renkli, güzel tüyleri doğada zarar görmez. Allah var, kafesler de güzeldir. Kuşların yemi, suyu içindedir. Yerler içerler, kafes içine konulmuş eğlenceli oyuncaklarda sallanırlar. Bazen içgüdüsel olarak kanatlarını açarlar, uçmaya çalışırlar ama ya uçamaz, ya da tel duvarlara çarpıp düşerler.
İşte gecekondu sahibi bunu bilir, kendisini bir şey zanneden, sonradan görme küresel sermayenin temsilcisi müteahhidin küçümseyen bakışlarına rağmen, baskılara dayanamaz, yüreği yansa da imzayı atar. Artık onun bir evi yoktur, kafese girse bile, hiçbir zaman oraya ait olmayacağını bilen garip bir kent serçesinden farkı kalmamıştır.
Kentlerde yaşanılan, ancak her zaman gecekondu aleyhine sonuçlanan gecekondu-plaza gerçeği tarım dünyasına da sıçramıştır. Kırsalın üreticisi; küresel sermayenin dev iş makinelerini birden arazisinin yanı başında görünce, aylarca süren toprak ıslahı, terbiye sistemleri, soğutma ve saklama depoları, idare binaları, araç parkları yapılınca, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, bir süre sonra sıranın kendisine geleceğini anlar. Artık hayal kurmasına bile gerek yoktur. Kararı nasıl olsa küreselci komşu verecektir.
Sadece bunlar mı? Tarım toprağının amacı dışında kullanımının yaratacağı ekonomik ve ekolojik sorunları en çok kırsal kesimin üreticileri bilir. Kendilerine sormadan aralarına sokulan yabancı unsurun yaratacağı güvenlik sorununun çilesini en çok onlar çeker. O bir üçüncü dünya üreticisidir. Kapitalizm gibi, dünyasının güçlü üreticisi ve onun ticaret sistemi ile baş edemeyecektir.
Hiçbir bela tek başına gelmez. Onlar gruplar halinde dolaşırlar. Bir geldi mi gitmek bilmezler. Yapacak çok işiniz, kuracak çok hayaliniz, yaşamayı istediğiniz bir hayatınız olsa bile gözünüze ışık tutuldu mu; hiçbir yere kımıldayamaz, tavşan gibi “apışıp kalırsınız”. Bir süre sonra ışık aynı ışıktır da, gözünüz alışır, etrafı seçmeye başlarsınız. İşte o zaman bir yere koşmanız gerektiğini hissedersiniz. Gecekonduyu verdiniz ya, kazandığınız cebinizdedir. Başlarsınız koşmaya. Kaçıp kurtulmak mümkündür ama, çoğu zaman otoyolda far görmüş tavşanlar gibi, sabah yol kenarından ezilmiş, cansız yatarken bulunursunuz.
İşte kapitalizmin dişlileri arasında ezilmek böyle bir şeydir. Türkiye tarımında 1980’li yıllardan itibaren devam eden bakış açısı, gözlenen fiyat çöküntüsü ve dramatik istihdam daralması bunalımlı bir toplumsal dönüşümü hızlandırmış, kırsal kesimi yok etmenin eşiğine getirmiştir. Gelecek yeni sorunlara gebedir.


















“Kırsal Kesimin Üreticisi Otoyolda Far Görmüş Tavşana Döndü” üzerine 4 yorum
Çok üzücü…
Sevgili Erhan,
Yazını büyük bir ilgiyle okudum. Hem bir avukat olarak derinlemesine analizlerin hem de zeytin ve zeytinyağı üretimindeki tecrübelerin kırsal kesimde yaşanan sorunları çok net bir şekilde ortaya koyuyor.
Tarımın, özellikle de narenciye ve zeytin üretiminin zorluklarını senin gibi sahada çalışan birinden dinlemek daha da anlamlı hale geliyor. Türkiye’nin kendi kendine yeten bir tarım ülkesi olma özelliğini kaybetmesi ve tarıma bakış açısındaki köklü değişimler gerçekten de düşündürücü.
Kapitalizmin kırsal üreticiyi nasıl kıskaca aldığını, büyük projelerin tarım topraklarını nasıl geri dönülmez şekilde yok ettiğini çok güzel anlatmışsın.
Senin de vurguladığın gibi, tarımın geri plana itilmesi sadece ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik ve sosyal bir yıkım da getirdi. Otoyolda far görmüş tavşan benzetmen, maalesef kırsal kesimdeki üreticinin çaresizliğini mükemmel bir şekilde özetliyor. Küresel kapitalizm ile yerel üreticinin mücadelesi bu kadar keskin ve zorlu olmamalıydı.
Zeytin ve zeytinyağı gibi köklü bir tarım ürünü olan bir sektörün bile ne kadar zorlandığını görmek, tarım politikalarındaki yanlışları gözler önüne seriyor. Bu anlamda, senin gibi zeytinciliği yakından takip eden ve zeytinyağı konusunda uzmanlaşan birinin kamuoyunu bilgilendirmesi büyük bir değer taşıyor. Bu yazıların mutlaka daha geniş kitlelere ulaşmalı.
Kalemin daim olsun, üretimin bol ve bereketli olsun. Kırsal üreticinin sesi olarak katkıların çok kıymetli.
Selamlar ve saygılar,
İbrahim ÖNGÜ
Çiftçi, köylü, üretici sorunlarına gerçekçi ve yerinde tesbitler edebi dil kullanılarak ve hatta yerine oturan teşbihlerle harika bir yazı olmuş emeğine sağlık arkadaşım.
Bir sonraki yazıyı bu yazıya gönderme yaparak özellikle Türkiye’de logistik sorununa ve vergi sorununa da dokundurursan (çiftçi ve köylünün en çok yakındığı konular ) soruna çözüm arayan kısmına da vakıfısın zaten insanlarında vakıf olmasına katkı sunabilirsin diye düşünmekteyim.
Çünkü uygulamaya henüz konmayan 2025 -2028 tarihlerinde bu konularda destek vereceklerini geçtiğimiz haftalarda açıkladılar. Bu açıklama yeterli mi? Destek her üreticiyi kapsıyor mu? Köylü, çiftçi üretici her geçen gün tarımdan uzaklaşıyor. Biliyorum ki bu ülkemizin önlem alınmazsa en büyük sorunu olarak karşımızda duruyor.
Hala bu konuda araştırma yapan, tarım yatırımlarını elden bırakmayan ve üstüne bunları konu eden yazılar yayınlayan senin gibilerin çoğalması dileklerimle…
Yeniden yüreğine ve emeğine sağlık arkadaşım.
Neoliberal politikaların kırsal kesim üzerinde yarattığı olumsuz etkileri, tarım politikalarındaki dönüşümü, sektörün küresel kapitalizmle ilişkisini ve özellikle yerel üreticinin çaresizliğini başarılı bir şekilde ele almışsınız. Maalesef tarım sektörünün sanayi ve inşaat sektörü karşısında gerilemesi, ekolojik ve ekonomik dengeyi bozmakta, işsizliği artırmakta ve yalnızca kırsal kesimin ekonomik ve sosyal yapısını değil, ülkenin de genel kalkınma sürecini olumsuz yönde şekillendirmekte.
Etkin tarım politikaları uygulanarak kırsal kalkınmayı destekleyen sürdürülebilir projelerin hayata geçirilmesi ve yerel üreticilerin küresel sermayeye karşı daha güçlü bir şekilde korunması umuduyla, selamlar.