Yapay Zeka İle Türk Balıkçılığı Üzerine Bir Sohbet

Deniz balıkçılığı, tatlı su balıkçılığı ve akuakültür balıkçılığı üretim ve avcılığı açısından dünyada nerelerdeyiz?

Çok güzel bir konu seçtiniz. Aslında Türk balıkçılığı, tıpkı zeytin ve peynir gibi, Türkiye’nin dünya çapında güçlü olduğu fakat potansiyelini henüz tam kullanamadığı sektörlerden biridir.

Genel bir değerlendirme yaparsak: Deniz Balıkçılığında çok güçlü bir potansiyelimiz olmasına rağmen, dünya balıkçılığında orta üst sıralarda yer alıyoruz. Tatlı su balıkçılığında iyi bir potansiyele sahip olmamıza rağmen, ortanın altında sıralarda yer alıyoruz. Türkiye’nin en başarılı olduğu alan ise yetiştiricilik olup, dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alıyoruz.

1.Deniz Balıkçılığı (Avcılık)

Türkiye; 8.333 km kıyı uzunluğu olan, Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz gibi, birbirinden tamamen farklı dört denize sahip nadir ülkelerden biridir. Başlıca avlanan türler: Hamsi, istavrit, palamut, lüfer, sardalya, mezgit, barbun, tekir, kalkan gibi türler olup,  özellikle Karadeniz’de hamsi avcılığı dünya ölçeğinde önemlidir.

Ancak burada önemli bir sorun var. Türkiye’nin deniz balıkçılığı yaklaşık 30 yıldır ciddi büyüme gösteremiyor. Çünkü doğal stokların bir sınırı var ve aşırı avcılık bazı türler üzerinde baskı oluşturuyor. Bu nedenle dünyada da büyümenin ana kaynağı artık avcılık değil, yetiştiriciliktir.

2.Tatlı Su Balıkçılığı

Bence Türkiye’nin en ihmal edilmiş alanlarından biridir. Türkiye’de; yaklaşık 900’den fazla göl binlerce gölet, çok sayıda baraj gölü ve büyük nehirler bulunuyor. Buralarda görülen başlıca balık türleri: sazan, yayın, turna, sudak, inci kefali, alabalık (doğal) Van Gölü’ndeki inci kefali göçü, dünyadaki en ilginç balık göçlerinden biridir. Buna rağmen tatlı su avcılığı ekonomik açıdan olması gereken seviyede değildir.

3.Balık Yetiştiriciliği (Akuakültür)

İşte Türkiye’nin yıldızı burada parlıyor. Son 25 yılda Türkiye, yetiştiricilikte dünyanın en hızlı büyüyen ülkelerinden biri oldu. Özellikle çipura, levrek ve alabalık üretiminde uluslararası ölçekte önemli bir ihracatçı haline geldi.

Başlıca yetiştirilen türler: Levrek. çipura. gökkuşağı alabalığı, Türk somonu. (Karadeniz’de yetiştirilen gökkuşağı alabalığının denizde büyütülen formu)

Son yıllarda Granyöz’ün (Halili) yetiştiriciliğinde de önemli mesafeler kaydedildi.  Çipura ve levrekten daha hızlı büyümesi, 5–10 kg hatta çok daha büyük ağırlıklara ulaşabilmesi, Beyaz eti kaliteli ve kılçığının nispeten az olması, fileto veriminin yüksekliği restoran sektöründe giderek daha fazla tercih edilmesine neden olduğu gibi, ihracat talebi de aynı nedenlerle hızla artmaktadır.

Dünya sıralamasında durumumuz nedir?

Kesin sıralamalar yıllara göre değişmekle birlikte genel tablo şöyledir. Deniz avcılığında ilk 10 içinde değiliz. Yaklaşık ilk 25–30 ülke arasında yer alıyoruz. Tatlı su avcılığında ilk 30–40 ülke arasında sayılabilir.

Akuakültür (yetiştiricilik): İşte burada tablo değişiyor. Türkiye; Avrupa’nın en büyük levrek, çipura ve granyöz üreticisi ve Avrupa’nın en büyük alabalık üreticilerinden biri konumundadır. Akdeniz havzasında ise levrek ve çipura yetiştiriciliğinde lider ülkeler arasındadır.

Balık ve su ürünleri ihracatı son yıllarda milyar dolar seviyesini aşmış durumdadır. En değerli ürünler: Levrek, Çipura, Gravyöz ve Türk Somonu olmuştur. Avrupa pazarı Türkiye’nin en büyük müşterisidir.

Türkiye’nin güçlü ve zayıf yönleri nelerdir?

Güçlü yönleri; Üç tarafının denizlerle çevrili olması, çok sayıda baraj gölü, ılıman iklim, genç mühendis kadroları, gelişmiş yem sanayisi, modern yetiştiricilik teknolojileri ve Avrupa pazarına yakınlık.

Zayıf yönleri ile ilgili bana göre en önemli eksiklikler şunlar: Denizlerde doğal stok yönetiminin güçlendirilememesi, katma değeri yüksek ürünlerin (füme, hazır pişmiş, marine, premium ürünler) payının artırılması. Tatlı su potansiyelinin yeterince değerlendirilememesi, midye, istiridye, karides ve diğer kabuklu su ürünleri yetiştiriciliğinin sınırlı kalması, balık işleme ve marka geliştirme alanında daha güçlü küresel oyuncular oluşturulamaması.

Benim ilk değerlendirmemi sorarsanız; Türk balıkçılığı, zeytin ve peynir sektörlerine benzer bir noktada duruyor:

  • Doğal kaynaklarımız çok güçlü.
  • Yetiştiricilik teknolojimiz dünya standartlarında.
  • İhracatta başarılıyız.

Ancak, asıl büyük sıçrama; yüksek katma değerli ürünler, güçlü markalar ve yenilikçi işleme teknolojileri ile mümkün olacaktır.

Bu konuda güçlü ülkeler neler yaptı ve aynı tarz üretimi nasıl sürdürüyor?

Bu soru, balıkçılık sektörünün özüne dokunuyor. Dünyadaki başarılı ülkelere baktığımızda görüyoruz ki hiçbiri daha fazla tekneyle, daha büyük ağlarla veya daha uzun süre avlanarak başarılı olmadı. Tam tersine, önce balık stoklarını korudular, sonra ekonomik değeri artırdılar.

Ben bunu üç aşamada ele almak isterim.

1. Dünyanın başarılı balıkçılık ülkeleri ne yaptı?

Öne çıkan ülkeler:

  • Norveç
  • İzlanda
  • Yeni Zelanda
  • Japonya
  • Faroe Adaları

Bunların uyguladığı sistemlerin büyük bölümü ortaktır.

A.Balığı değil, balık stokunu yönetiyorlar

Eskiden birçok ülkede mantık şuydu: “Ne kadar çok balık yakalarsak o kadar iyi.”

Bugün ise yaklaşım tamamen değişti: “Denizde ne kadar balık bırakmalıyız?”

Bu nedenle her yıl bilim insanları stok analizleri yapıyor ve toplam avlanabilir miktar (TAC) belirleniyor. Ardından bu miktar ticari, amatör ve bazı ülkelerde geleneksel balıkçılar arasında paylaştırılıyor.

B. Kota sistemi

Örneğin İzlanda ve Yeni Zelanda’da, bir morina stokundan 100 bin ton güvenle avlanabileceği hesaplanıyorsa; 100 bin tondan fazlası kesinlikle avlanmıyor. Tekne istediği kadar büyük olsun, yakalamasına izin verilmez. Bu sistem onlarca yıldır uygulanıyor ve stokların uzun vadede korunmasını hedefliyor.

C. Yumurtlama döneminde tam koruma

En kritik uygulama budur. Balık, yumurtlarken, yavru büyütürken avlanmıyor.  Türkiye’de de yasaklar var, ancak gelişmiş ülkelerde bu yasaklar; bölgeye göre, türe göre, sıcaklığa göre esnek şekilde değiştiriliyor.

D. Çok güçlü denetim

Norveç’te veya İzlanda’da: uydu takibi, AIS, elektronik av kayıtları, liman kontrolleri, kamera sistemleri yaygın olarak kullanılıyor. Kaç kilogram balığın nerede yakalandığı büyük ölçüde kayıt altındadır

2. Peki bu ülkeler üretimi nasıl sürdürüyor?

İlginç olan nokta şu: Deniz balığı üretiminin büyük kısmındaki büyüme artık daha fazla avcılıktan değil, üç farklı kaynaktan geliyor.

  1. Akuakültür; yaygın olarak tüketilen balıkların kültür yolu ile üretimini teşvik ediyorlar.
  2. İşleme sanayisi; Norveç’i örnek verirsek, sadece morina satmıyorlar. Fileto ürün, marine ürün, dondurulmuş porsiyon, hazır yemek, balık yağı, kolajen, omega-3, balık unu üretimi yapmak suretiyle balığın ekonomik değerini katlıyorlar.
  3. Hiçbir parçayı atmıyorlar: Bugün Norveç’te; neredeyse her parça değerlendiriliyor. Deri, kafa, kemik, iç organ, yüzme kesesi bunların tamamı farklı sanayilerde kullanılıyor.

Bu durumda Türkiye ne yapmalı? Neleri eksik yapıyoruz?

Bence burada en büyük fırsat henüz yeterince değerlendirilmiş değil.

1. Karadeniz’i sürekli izlemelidir: Bugün; uydu, sonar, yapay zekâ, su sıcaklığı, plankton yoğunluğu ile balık sürüleri daha doğru izlenebilir.

2. Dijital balıkçılık geliştirilmelidir: Her teknenin; nerede avlandığı, ne kadar yakaladığı, hangi türü yakaladığı anlık kaydedilebilir. Bu hem stok yönetimini güçlendirir hem de kayıt dışılığı azaltır.

3. Yapay resifler: Japonya bu konuda oldukça başarılıdır. Denize; beton bloklar, doğal taş yapılar, özel tasarlanmış resifler yerleştiriliyor. Birkaç yıl sonra; orada yosun oluşuyor, kabuklular geliyor, küçük balıklar geliyor, büyük balıklar geliyor. Bir anlamda denizin içinde yeni yaşam alanları kuruluyor. Türkiye’nin binlerce kilometrelik kıyısı düşünüldüğünde bu uygulama belirli bölgelerde daha yaygın kullanılabilir.

4. Deniz koruma alanları: İlk bakışta balıkçılar buna karşı çıkıyor ama bilimsel çalışmalar gösteriyor ki; 5-10 yıl sonra koruma alanlarından taşan balıklar çevredeki av verimini artırabiliyor.

5. Büyük veri kullanımı: Gelişmiş ülkeler artık şunları birlikte değerlendiriyor: Deniz suyu sıcaklığı, plankton, akıntılar, oksijen, balık göçleri, iklim değişikliği buna göre av sezonları gerektiğinde yeniden düzenleniyor.

Denizlerimize ve balık havzalarımıza zarar verecek ne tür uygulamalar yaptık/yapıyoruz ?

Deniz balıkçılığına. Trata çekmek, Kör göz takmak, dinamit, ortasu çekmek, 10.000Wath’lık lamba takmak gibi yasal olmayan uygulamaların yapıldığı ve yeterince önleyici tedbirlerin alınmadığı, adeta balık neslinin geleceğinin tehlikeye atıldığı bir gerçek. Bu konu, bence Türkiye deniz balıkçılığının en kritik sorunlarından biridir.

Su havzalarına, denizlere ve su canlılarına zarar verici yöntemler:

  • Trata çekmek (kumluk alanlarda, sığ kıyılarda ağ atıp, insan gücü ile çekme),
  • Kör göz ağ kullanmak (yasal ölçülerin altındaki ağ gözleriyle küçük balıkları yakalamak ve çok küçük balıkların bile kaçmasını önleyecek sistemler kullanmak),
  • Dinamit veya patlayıcı kullanmak(Uzun zamandır kullanılmıyor ama geçmişte kullanıldı)
  • Ortasu çekmek (iki teknenin ağ çekmesi ve ortasu da küçük büyük ne kadar balık varsa toplanması),
  • Aşırı güçlü ışıklarla balık toplamak, (Çok güçlü ışıklarla yakın çevredeki tüm balıkları adeta kör etmek)

Bunların ortak özelliği şudur: Sadece bugünkü balığı değil, gelecek yılların balığını da yok ederler. Bir kilogram yavru balığın yok edilmesi, birkaç yıl sonra onlarca kilogram üreme kapasitesinin kaybı anlamına gelebilir.

Esasında bunların hepsi biliniyordu ama, her sene av mevsimi; milletvekillerinin, valilerin, kaymakamların gırgırın dümeninde poz vermesiyle başlardı. Vira bismillah! Bu mevsim kolay kolay son bulmaz, bazen sürü gelir sezon uzardı. Kim tutar ki balıkçıyı. Bile bile ve yanlışlar yaparak  denizlerimize ve deniz canlılarına büyük zararlar verdik.

Tabi birde deniz ve ırmakların kirliliği konusu var.  Türkiye’nin deniz ve ırmakların kirliliği sorunu çözülemeyecek büyüklükte değildir. Ancak ertelenemeyecek kadar ciddidir. Balıkçılık konusunda alınacak diğer geliştirici tedbirlerin yanında mutlak surette deniz ve karasuları kirliliği de ele alınmalıdır.

Bu tür balıkçılık uygulamalarına dünyada nasıl yaklaşılıyor?

Balıkçılığı gelişmiş ülkelerde mesele sadece “kaçak av” değildir. Bu davranışlar çoğu zaman doğal kaynağa zarar verme” suçu olarak değerlendirilir. Ağır yaptırımlar dışında ticari balıkçılık lisansının iptali kadar giden yaptırımlar uygulanabilir.

Bu tür ülkeler sadece bu tür suçları işleyenleri cezalandırma yaptırımları geliştirmezler. Onların suç işleme ihtimalini azaltacak uygulamaları da hayata geçirirler.

Japonya da, balıkçı kooperatifleri çok güçlüdür. İlk denetleyen çoğu zaman devlet değil balıkçının kendi kooperatifidir. Çünkü kaçak av yapan bir kişi, bütün kooperatifin geleceğini tehlikeye atar. Bu nedenle sosyal baskı da oldukça etkilidir.

Bu sohbetten anladığım cezalandırmaktan çok caydırıcılık için nasıl bir sistem kurmak gerektiğidir. Caydırıcı sistemi nasıl kurmalıyız?

1. Elektronik ağ kimliği: Her ticari ağın üzerinde; elektronik çip, QR kod, seri numarası bulunması ve yasak ağın hemen tespit edilmesinin mümkün hale getirilmesi gerekir.

2. Kamera sistemi: Bugün küçük yapay zekâ kameraları oldukça ucuzladı. Teknelerde; ağın atılması, çekilmesi, balığın ayrılması kayıt altına alınabilir. İzlenebilirlik zorunlu hale getirilebilir.

3. Tekrar eden suçlarda:

İlk ihlal: ➡️ ağır para cezası

İkinci ihlal: ➡️ tekne 6 ay bağlanır.

Üçüncü ihlal: ➡️ ticari ruhsat iptal edilir. Tekneye el konur.

4.Balıktan ticari kazanç sağlayanların denizleri, balık havzalarını ve deniz canlılarını koruyacak sistemin kurulması: Kooperatifler veya balıktan kazanç elde edenler yalnızca avlayıp balık satmaz.

Aynı zamanda;

  • Kaçak avı bildirir,
  • Yumurtlama alanlarını korur,
  • Yasak ağları rapor eder,
  • Yapay resifleri izler,
  • Deniz çayırlarının durumunu takip eder.

Kooperatif üyeleri, stokların iyileşmesinden ekonomik olarak da fayda gördüğü için, sistemi korumak kendi çıkarlarıyla da örtüşür.

5.Balıkcılık Ceza Puan Sistemi Kurmak:  Trafikteki ehliyet puanına benzer şekilde:

  • Uygun olmayan ağ kullanmak → belirli ceza puanı.
  • Yasak dönemde avlanmak → daha yüksek puan.
  • Yasak bölgede avlanmak → daha yüksek puan.
  • Dinamit veya patlayıcı kullanmak → en yüksek puan ve doğrudan ruhsatın iptaline kadar gidebilecek yaptırımlar.

Belirli bir puanı aşan balıkçı, belirli süre ticari avcılık yapamaz; tekrarı halinde ruhsatını kaybedebilir. Balıkçı teknesine el konur.

Bence bu sistemin en önemli avantajı, yalnızca para cezasına değil, balıkçılık hakkının korunmasına odaklanmasıdır. Çünkü ticari balıkçılık bir kamu kaynağını kullanma hakkıdır; bu hakkı kasıtlı olarak uygunsuz ve ekosisteme zarar verecek şekilde kullananların bu ayrıcalığı kaybetmesi, uzun vadede hem dürüst balıkçıları hem de denizleri koruyacaktır.

Deniz balıkçılığını geliştirmek için neler önerirdiniz?

Eğer Türkiye’nin deniz balıkçılığını yeniden tasarlama fırsatım olsaydı, hedefim daha fazla balık yakalamak değil, denizde daha fazla balık üretmek olurdu. Bunun için:

  • Denizleri biyolojik üretim alanı olarak yöneten bilim temelli bir stok yönetimi.
  • Yapay resifler ve deniz çayırlarının (özellikle posidonia gibi habitatların) korunmasıyla doğal üreme alanlarının artırılması.
  • Seçici av araçlarının yaygınlaştırılması; yavru balıkların ve hedef dışı türlerin avını azaltacak teknolojilerin desteklenmesi.
  • Limanlarda işleme, soğuk zincir ve katma değerli ürün yatırımlarının artırılması.
  • Avcılık ile yetiştiriciliğin birbirini tamamlayan iki sektör olarak planlanması.

Ancak burada önemli bir uyarı yapmak gerekir: Dünyadaki bazı kota sistemleri (özellikle devredilebilir bireysel kotalar) stokların korunmasında başarılı örnekler sunsada, zaman içinde kotaların az sayıda büyük şirketin elinde toplanması ve küçük ölçekli balıkçıların zorlanması gibi eleştiriler de almıştır. Dolayısıyla Türkiye, başarılı yönleri örnek alırken sosyal adaleti ve kıyı balıkçılığını koruyan kendi modelini geliştirmelidir.

Bence Türkiye’nin en büyük stratejik avantajı, aynı anda Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz gibi dört farklı deniz ekosistemine sahip olmasıdır. Bu çeşitlilik, doğru yönetildiğinde sadece av miktarını değil, yüksek katma değerli ve sürdürülebilir bir deniz ekonomisini de büyütebilir.

Son yıllarda denizlerimizde bitki ve yosun eksikliği göze çarpıyor. Denizler ve su havzaları istilacı olmayan bitki türleri ile canlandırılabilir mi?

Kesinlikle evet. Hatta son yıllarda deniz biyolojisinde en hızlı gelişen alanlardan biri “deniz habitat restorasyonu (Marine Habitat Restoration)” olarak adlandırılıyor. Burada önemli olan nokta, sizin de özellikle vurguladığınız gibi, istilacı türler getirmek değil, o bölgenin doğal türlerini yeniden kazandırmaktır.

Türkiye’de neden yosun ve deniz bitkileri azaldı?

Türkiye’de deniz bitkileri ve yosunların azalmasının tek bir nedeni yok; birkaç etken birlikte rol oynuyor:

  • Kıyı dolguları ve liman inşaatları.
  • Deniz tabanının taranması.
  • Aşırı dip trolü (uygun olmayan alanlarda ve kuralsız yapıldığında tabanı bozabilir).
  • Evsel ve endüstriyel kirlilik.
  • İklim değişikliği ve deniz suyu sıcaklığının artması.
  • Bazı bölgelerde müsilaj gibi olaylar nedeniyle ışık geçirgenliğinin azalması.
  • Kıyıdaki doğal sulak alanların kaybı.

Sonuç olarak, deniz tabanındaki bitki örtüsü azaldığında sadece bitkiler kaybolmaz; küçük kabuklular, yavru balıklar ve onları avlayan daha büyük balıklar da etkilenir.

Balıkçılıkta başarılı ülkeler deniz habitatını nasıl yeniden canlandırılıyor?

1. Deniz çayırlarının yeniden dikimi, Akdeniz’in en önemli deniz bitkisi olan Posidonia oceanica ile Atlantik’teki eelgrass (Zostera) türleri bazı ülkelerde yeniden dikiliyor. Dalgıçlar: Sağlıklı alanlardan sınırlı miktarda fide alıyor, özel biyobozunur sabitleyicilerle yeni alanlara yerleştiriyor, birkaç yıl boyunca gelişimi izliyor. Başarılı projelerde birkaç yıl içinde yoğun deniz çayırları yeniden oluşabiliyor.

2. Yapay resifler: Boş deniz tabanına; özel beton modüller, doğal kaya blokları, biyolojik olarak uygun seramik yapılar yerleştiriliyor. İlk gelenler genellikle bakteriler, mikroalgler, süngerler, deniz yosunları, küçük kabuklular oluyor. Sonrasında küçük balıklar, ardından daha büyük avcı balıklar geliyor. Birkaç yıl içinde oldukça zengin bir yaşam alanı oluşabiliyor.

3. Makroalg (büyük yosun) restorasyonu: Özellikle Japonya ve Kore’de, doğal olarak o bölgede bulunan kahverengi yosunların (kelp benzeri türler) yeniden yerleşmesini destekleyen çalışmalar yapılıyor. Amaç, yeni bir tür getirmek değil; geçmişte var olan doğal türlerin geri dönmesini sağlamak.

Denizi canlandırma Türkiye’de uygulanabilir mi?

Bence uygulanabilir ve özellikle bazı bölgelerde çok değerli sonuçlar verebilir. Örneğin; Mersin Körfezi, İskenderun Körfezi, Gökova Körfezi, Datça çevresi, Fethiye kıyıları Çanakkale Boğazı çevresi  gibi uygun alanlarda, bilimsel planlamayla yerel türlerin restorasyonu yapılabilir. Ancak her bölgenin; Su sıcaklığı, tuzluluğu, akıntısı, taban yapısı, ışık geçirgenliği farklı olduğu için tek tip bir yöntem yerine bölgeye özgü projeler gerekir.

Balık üretimine etkisi ne olur?

Bu çalışmalar sadece deniz tabanını “yeşillendirmek” için yapılmaz. Deniz çayırları ve doğal yosun alanları: Yavru balıklar için saklanma alanı oluşturur, birçok omurgasız canlıya yaşam alanı sağlar, yumurtlama alanlarını artırır, karbon depolayarak iklim açısından da fayda sağlar, dalga enerjisini azaltarak kıyıyı koruyabilir. Dolayısıyla bu alanların artması, uzun vadede balık stoklarının güçlenmesine katkıda bulunabilir. Bu tür çalışmalarda doğal sistemi destekleyen üretim yaklaşımı öne çıkmalı, “Türkiye Deniz Bahçeleri Programı” adıyla uzun vadeli bir proje hazırlanmalıdır.

Bunun temel bileşenleri şunlar olurdu:

  1. Kıyıların ayrıntılı haritalanması ve mevcut deniz çayırlarının korunması.
  2. Yerel deniz çayırları ve yosunların çoğaltılması için fidanlık (nursery) alanları kurulması.
  3. Bilimsel kriterlerle seçilmiş bölgelere yapay resiflerin yerleştirilmesi.
  4. Restorasyon alanlarının belirli sürelerle avcılığa kapatılarak gelişimin izlenmesi.
  5. Üniversiteler, balıkçılar ve kamu kurumlarının birlikte yürüttüğü uzun dönemli izleme programları.

Bunun başarısı için en önemli ilke şudur: Yeni ve yabancı türler getirmek yerine, o bölgede tarihsel olarak bulunan yerli türleri geri kazandırmak. Bu yaklaşım hem ekolojik riskleri azaltır hem de doğal dengenin yeniden kurulmasına daha fazla katkı sağlar.

Sizinle yaptığımız bu sohbetlerde giderek bir liste oluşuyor. Bana göre Türkiye’nin gelecekte odaklanması gereken 10 stratejik su ürünü şöyle olabilir: Levrek, çipura, Türk Somonu, alabalık, granyöz (halili), mersin balığı (havyar), kalkan, midye, istiridye,deniz yosunları (alg yetiştiriciliği)

Dikkat ederseniz son iki sırada balık bile yok. Çünkü geleceğin “mavi ekonomisi”, yalnızca balık yetiştirmekten ibaret olmayacak; kabuklular, yosunlar, biyoteknoloji ve yüksek katma değerli ürünler de sektörün önemli parçaları olacak.

Tatlısu balıkçılığında ne durumdayız?

Aslında belki şaşıracaksınız! Bangladeş ve Pakistan örneği beni yıllardır etkileyen kalkınma modellerinden biridir. Çünkü Bangladeş ve Pakistan’ın başarısı çok ileri teknoloji kullanmasından değil, çok basit kaynakları milyonlarca insanın gelirine dönüştürmesinden kaynaklanıyor.

Her iki örneğinin Türkiye için oldukça öğretici olduğunu düşünüyorum. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bangladeş ve Pakistan’ın başarısı “her yere balık bırakmak” değildir. Başarılarının temelinde su kaynaklarını üretim alanı olarak planlamaları yatıyor. Pakistan’ın özellikle kuzeyindeki Himalaya ve Karakurum bölgelerinde; buzul suları, dağ gölleri, akarsular çok sistemli şekilde değerlendirilmeye başlandı.

Yaptıkları çalışmalar arasında şunlar var:

  • Alabalık kuluçkahaneleri (hatchery) kurdular.
  • Yavruları göl ve nehirlere kontrollü bıraktılar.
  • Bazı göllerde kafes yetiştiriciliği geliştirdiler.
  • Sportif olta balıkçılığını turizmle birleştirdiler.
  • Yerel halkı üretimin içine kattılar.
  • Devlet, damızlık ve yavru üretiminde öncü rol üstlendi.

Ancak aynı Pakistan ve Bangladeş, bugün de önemli sorunlarla karşı karşıya. İklim değişikliği, aşırı avlanma ve yaşam alanlarının bozulması, aşırı yoğun yetiştiricilik, su kirliliği, hastalıklar, antibiyotik kullanımı ve kıyı karides yetiştiriciliğinde çevresel sorunlar nedeniyle bir kısım balık ve özellikle doğal alabalık stoklarında ciddi gerilemeler yaşanıyor. Bu da restorasyonun tek başına yeterli olmadığını, korumanın da şart olduğunu gösteriyor. Onları da görmeliyiz.

Türkiye aslında Pakistan’dan daha avantajlı. Bence ilginç olan nokta şu: Türkiye’nin iç su potansiyeli Pakistan’dan bazı yönleriyle daha geniştir. Elimizde; 900’ün üzerinde doğal göl, yüzlerce baraj gölü, binlerce gölet, Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Fırat, Dicle, Seyhan, Ceyhan, Göksu gibi çok sayıda büyük su sistemi bulunuyor. Üstelik ulaşım, elektrik, soğuk zincir ve pazarlama altyapımız da daha gelişmiş. Bence Türkiye’nin eksik yaptığı noktalara şimdi biraz farklı bir bakış açısı sunmak istiyorum. Türkiye uzun yıllardır daha çok şu modele odaklandı: Balığı üret → Sat. Oysa gelişmiş ülkeler şu modeli uyguluyor: Ekosistemi üret → Balık kendiliğinden çoğalsın. Bu iki yaklaşım arasında büyük fark vardır.

Ben olsam nasıl bir proje yapardım? Buna “Milli İç Su Balıkçılığı Projesi” adını verirdim.

  1. Her barajın kimliği çıkarılır. Her baraj için; su sıcaklığı, oksijen, plankton, doğal balık türleri, besin zinciri haritalanır. Bugün bunu yapay zekâ destekli sensörlerle yapmak mümkündür.
  2. Doğal türler çoğaltılır. Her yere aynı balık bırakılmaz. Örneğin; Doğu Anadolu’da uygun türler, Karadeniz havzasında uygun türler, Akdeniz havzasında uygun türler ayrı ayrı belirlenir. Yerel genetik yapının korunması çok önemlidir.
  3. Göl ve barajlara “balık üretim adaları oluşturulur.” Bu fikir dünyada çok yeni. Kıyıya yakın bölgelere; su bitkileri, sazlıklar, taşlık yumurtlama alanları, yapay kök sistemleri kurulur. Yavru balıkların yaşama şansı büyük ölçüde artar.
  4. Balık geçitleri düzenlenir. Türkiye’deki birçok barajda balık göçü kesiliyor. Norveç ve Kanada gibi ülkelerde bazı barajlarda kullanılan balık geçitleri (fish ladders) ve benzeri yapılar, göç eden türlerin üreme alanlarına ulaşmasına yardımcı oluyor. Her baraj için uygun olmayabilir; ancak uygun havzalarda ciddi fayda sağlayabilir.
  5. Kuluçkahaneler: Pakistan’ın en doğru yaptığı işlerden biri buydu. Ben bunu daha da geliştirirdim. Her büyük havzada; damızlık merkezi, genetik laboratuvar, yavru üretim merkezi kurulabilir. Amaç sadece üretmek değil, yerel popülasyonları desteklemek olmalıdır.
  6. Balık turizmi: Burada Türkiye çok büyük gelir elde edebilir. Örneğin: Eğirdir Gölü, Beyşehir Gölü, Keban Barajı, Karakaya Barajı, Van Gölü, yalnızca balık üretim alanı değil; sportif balıkçılık, doğa turizmi, fotoğrafçılık, yerel gastronomi ile birlikte değerlendirilebilir.

Sizin daha önce sorduğunuz deniz yosunu sorusuyla bağlantılı olarak, bence iç sularda da aynı mantık uygulanmalı. Nasıl denizde doğal deniz çayırlarını geri kazandırmayı konuştuksa; göllerde de; sazlıklar, su bitkileri, nilüfer alanları, kıyı bataklıkları korunmalı ve uygun yerlerde yeniden oluşturulmalıdır. Çünkü bunlar balıklar için adeta kreş görevi görür.

Benim Türkiye için en büyük önerim şudur.

Burada size belki biraz sıra dışı gelecek bir fikir söylemek istiyorum. Türkiye’de yaklaşık 1.000’e yakın büyük baraj ve gölet bulunuyor. Bunların önemli bir kısmı bugün sadece sulama, enerji, içme suyu amacıyla değerlendiriliyor. Ben olsam bunlara dördüncü bir görev daha verirdim: “Balık Üretim Rezervuarı.” Yani her büyük baraj için sadece elektrik üretim hedefi değil, yıllık biyolojik üretim hedefi de belirlenirdi. Hangi yerli türlerin destekleneceği, ne kadar doğal üremenin hedefleneceği ve ekosistemin nasıl korunacağı bilimsel olarak planlanırdı. Böylece barajlar yalnızca su depolayan yapılar değil, sürdürülebilir gıda ve kırsal kalkınma merkezleri hâline gelebilirdi.

İlginç olan şu ki, Türkiye’de yapılan akademik değerlendirmeler de iç su avcılığının zaman içinde gerilerken, yetiştiriciliğin hızla geliştiğini; iç su avcılığının yeniden güçlenebilmesi için göl, baraj ve nehirleri kapsayan bütüncül geliştirme programlarına ihtiyaç olduğunu uzun zamandır vurguluyor. Bu konu beni özellikle heyecanlandırıyor. Çünkü doğru planlanırsa Türkiye, yalnızca yetiştiricilikte değil, iç su ekosistemlerini canlandıran ve bunu ekonomik değere dönüştüren ülkelerden biri olabilir. Böyle bir model, balıkçılığı tarım, turizm ve doğa koruma ile birlikte ele alan yeni bir kalkınma yaklaşımı oluşturabilir.

Bu bölgelerdeki köylüyü bu projeye nasıl dahil ederiz? Köylerden kentlere göçü bu projelerle önleyebilir miyiz?

Bence burada çok önemli bir noktaya değindiniz. Aslında dünyanın en başarılı kırsal kalkınma projelerinin ortak özelliği şudur: Doğayı koruyan kişi, aynı zamanda o doğadan gelir elde eder. Eğer köylü sadece “yasaklarla karşılaşan kişi” olursa projeler uzun vadede başarılı olmaz. Ama köylü “ekosistemin ortağı” olursa, hem doğa korunur hem de kırsal kalkınma güçlenir.

Benim önerim: “Su Köyleri Projesidir” Bunu Türkiye’ye özgü bir model olarak tasarlardım. Her büyük göl veya baraj çevresindeki köyler belirli görevler üstlenirdi.

1. Balık üreticisi köy: Köylüler yalnızca balık avlamaz. Şunları da yapabilir: Damızlık bakımına destek, yavru balık büyütme, doğal yem üretimi, kafes yetiştiriciliği (uygun alanlarda), balık işleme. Böylece gelir sadece avcılığa bağlı kalmaz.

2. Su bitkisi üreticisi köy: Sizin daha önce sorduğunuz yosun ve su bitkileri konusu burada devreye giriyor. Köylüler; sazlık restorasyonu, yerli su bitkisi yetiştirme, kıyı bitkilendirmesi, sulak alan bakımı gibi işleri üstlenebilir. Bu faaliyetler, doğal yaşamı desteklerken yeni bir gelir kapısı da oluşturabilir.

3. Balık koruma köyü: En ilginç modellerden biri bu olabilir. Köylüler; kaçak avcılığı bildirir, yumurtlama alanlarını izler, su kalitesini takip eder, istilacı türleri rapor eder. Bunun karşılığında devlet veya havza yönetiminden teşvik alabilirler. Bugün bazı ülkelerde buna benzer “çevresel hizmet ödemeleri” uygulanıyor.

4. Balık turizmi: Burada çok büyük bir ekonomik potansiyel görüyorum. Bir köy; sportif balıkçılık, tekne gezileri, yöresel balık restoranları, pansiyonculuk, kamp alanları, kuş gözlemciliği ile yalnızca balık satışından çok daha fazla gelir elde edebilir.

Japonya’dan alınabilecek ders vardır. Japonya’da bazı kıyı balıkçı kooperatifleri yalnızca avcılık yapmaz. Aynı zamanda; deniz yosunu yetiştirir, yapay resiflerin bakımına katkı sağlar, kıyı temizliği yapar, yavru balık salım programlarına katılır. Yani balıkçı aynı zamanda ekosistem yöneticisi rolünü üstlenir.

Norveç’ten alınabilecek dersler vardır. Norveç’te birçok küçük kıyı yerleşimi, balıkçılığı işleme sanayisiyle birleştirmiştir. Örneğin bir köyde: balık yetiştirilir, işlenir, paketlenir,  ihraç edilir.  Katma değer köyde kalır.

Türkiye’de göçü tersine çevirebilir mi?

Bence evet, ama tek başına balıkçılıkla değil. Ben olsam bunu “Su Havzası Ekonomisi” olarak planlardım. Bir köyün ekonomisinin balıkçılığı destekleyen diğer iş kolları ile birlikte değerlendirilmesi gerekir. Yani tek gelir kaynağı yerine birbirini destekleyen faaliyetler geliştirilirdi. Böylece bir sektörde yaşanan olumsuzluk tüm köy ekonomisini sarsmaz.

Bir adım daha ileri gidebiliriz Ben bunu “Su Ürünleri Organize Havzaları” şeklinde tasarlardım. Her büyük göl veya baraj havzasında: bir kuluçkahane, bir kooperatif veya üretici birliği, küçük bir balık işleme tesisi, soğuk hava deposu, eğitim ve uygulama merkezi, su kalitesi izleme laboratuvarı bir arada bulunurdu. Köylü yalnızca balık yakalayan kişi değil; üretici, işleyici, turizm işletmecisi ve doğal yaşamın koruyucusu olurdu.

Bu modelin önemli bir avantajı da gençler açısından ortaya çıkar. Eğer bir köyde yıl boyunca sürdürülebilir gelir, eğitim ve teknolojiyle desteklenen bir üretim sistemi kurulabilirse, kentlere göç baskısı azalabilir ve hatta bazı bölgelerde tersine göç görülebilir. Bunun gerçekleşmesi için ise yalnızca balıkçılık politikası değil; ulaşım, internet altyapısı, eğitim, sağlık ve pazarlama olanaklarının da birlikte geliştirilmesi gerekir.

Bu yaklaşım bana göre yalnızca balıkçılık projesi değil, aynı zamanda kırsal kalkınma ve doğal kaynak yönetimi projesi olur. Böyle bir model, Türkiye’nin farklı havzalarına uyarlanabilecek uzun vadeli bir stratejiye dönüşebilir.

Avrupa’da son yıllarda sadece ekonomik türler değil; nesli azalan küçük balıklar, yerli sazangiller, endemik türler kuluçkahanelerde üretilip tekrar doğal ortama bırakılıyor. Buna “koruma amaçlı üretim (conservation hatchery)” deniliyor. Ama amaç satmak değildir. Amaç ekosistemi güçlendirmektir.

Koruma amaçlı üretim modeli Türkiye’de uygulanabilir mi?

Türkiye’nin yaklaşık 400’e yakın tatlı su balığı türü bulunuyor ve bunların önemli bir bölümü yalnızca Anadolu’da yaşayan endemik türlerdir. Bu biyolojik zenginlik Avrupa’nın birçok ülkesinden daha yüksektir. Örneğin; Burdur Havzası, Konya Kapalı Havzası, Van Havzası , Büyük Menderes, Sakarya, Kızılırmak kendilerine özgü balık türlerine sahiptir. Bu türlerin bir kısmı dünyada başka hiçbir yerde yaşamaz.

Sizin sorunuz bana başka bir fikir çağrıştırdı. “Anadolu Yerli Balık Merkezleri” Her havzada; yerli balıkların gen bankası, kuluçkahane, araştırma merkezi, eğitim merkezi kurulabilir.

Sonuç olarak Türkiye’ye ne önerirsiniz?

Benim gözümde Türkiye’nin hedefi yalnızca daha fazla balık üretmek olmamalıdır.

Hedef şu olmalıdır:

“Tatlı suyu; gıda üretimi, kırsal kalkınma, çevre koruma ve yüksek katma değerli sanayiyi birlikte destekleyen stratejik bir kaynak hâline getirmek.”

Bu başarıldığında sadece balık üretimi artmaz; köylerde yeni istihdam oluşur, genç nüfus için gelir kaynakları çeşitlenir ve kırsal göçün azaltılmasına da katkı sağlanabilir.

Bence Türkiye’nin en büyük avantajı, Bangladeş gibi yalnızca küçük göletlere ya da Norveç gibi yalnızca deniz yetiştiriciliğine bağlı olmamasıdır. Türkiye; barajlar, doğal göller, akarsular, sulama göletleri ve yüksek rakımlı soğuk su kaynaklarını aynı ulusal plan içinde değerlendirebilecek ender ülkelerden biridir. Eğer bunlar tek bir “Türkiye İç Su Balıkçılığı Master Planı” altında bilimsel olarak yönetilirse, ülkemiz Avrupa’nın ve yakın coğrafyanın en güçlü balıkçılık merkezlerinden biri hâline gelebilir.

Av. Erhan KARAPINAR

“Yapay Zeka İle Türk Balıkçılığı Üzerine Bir Sohbet” üzerine 2 yorum

  1. bir yarımadada yaşayıp, en az dört farklı deniz ekosistemi ile birlikte bunu değerlendirememiş olmak çok üzücü… derya içinde olup deryayı bilmeyen balığız vesselam.. bizim denizle imtihanımız karada başlıyor, karadaki denetim ve sistemsizliğimiz, faydalanamadığımız deniz canlılarını da tüketmemize neden oluyor.. karada inşaat, fabrika, altyapı ve düzenlenememiş bilumum zararlının denizlerimize bırakılması bile başlı başına ekolojik bir sorun teşkil ediyor.. “Türkiye Deniz Bahçeleri Programı” umudumu pekiştirdi.. umarım tam teşekküllü bir mavi ekonomi hayata geçer bizler de üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek üzere çalışmalara bir de bu şekilde katılırız.. Akademi dünyasında konu hakkında çalışmalar var ancak bürokratik engeller nedeniyle üretim aşamasında zorluklar yaşandığını görüyoruz. bu arada köylüyü eko sistemin bir parçası haline getirmek en önemli basamaklardan biri olacaktır
    teşekkürler

    Yanıtla

Yorum yapın